Kıbrıs meselesini anlamak için 1974’e değil, yüzyıllar öncesine bakmak gerekir. Ada, yalnızca iki toplumun yaşadığı bir toprak parçası değil; Akdeniz güç dengelerinin kesiştiği tarihsel bir kavşaktır. Kıbrıs’ın bugünkü siyasi statüsü, imparatorlukların yükselişi ve çöküşü, milliyetçilik akımları ve büyük güç rekabetleri içinde şekillenmiştir.
1571’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs’ı fethetmesi, adada köklü bir demografik ve idari dönüşüm başlatmıştır. Osmanlı yönetimi, Anadolu’dan Türk nüfusun adaya yerleşmesini teşvik etmiş ve böylece Kıbrıs’ta kalıcı bir Türk varlığı oluşmuştur. Bu süreç, adanın etnik yapısını iki toplumlu bir karaktere dönüştürmüştür.
Osmanlı idaresi altında Kıbrıs, imparatorluğun klasik millet sistemi içinde yönetilmiştir. Rum Ortodoks toplumu dini özerkliğini korurken, Türkler idari ve askerî yapının parçası olmuştur. Bu dönem, iki toplum arasında görece istikrarlı bir birlikte yaşama düzeni yaratmıştır.
Ancak 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflaması ve Avrupa’da yükselen milliyetçilik akımları, Kıbrıs’ı da etkilemiştir. Yunan bağımsızlık hareketinin başarıya ulaşması, adadaki Rum toplumunda ulusal bilinç ve Enosis fikrinin filizlenmesine zemin hazırlamıştır.
1878’de Osmanlı Devleti, Rusya karşısında diplomatik destek sağlamak amacıyla Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye bırakmıştır. Bu “geçici” düzenleme fiilen kalıcı hale gelmiş ve ada 1914’te resmen ilhak edilmiştir.
İngiliz sömürge yönetimi, adada modern bürokratik yapılar kurarken aynı zamanda etnik kimlik siyasetini dolaylı biçimde güçlendirmiştir. Rum toplumunda Yunanistan ile birleşme arzusu sistematik biçimde örgütlenmiş; eğitim kurumları ve kilise bu ideolojinin taşıyıcısı haline gelmiştir.
Türk toplumu ise İngiliz yönetimi altında siyasi olarak daha savunmacı bir pozisyona çekilmiştir. Osmanlı ile bağların kopması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci, Kıbrıslı Türklerin kimlik arayışını derinleştirmiştir.
Kıbrıs’ın önemi yalnızca yerel etnik dengelerden kaynaklanmaz. Ada, Doğu Akdeniz’de askerî üs olarak kullanılabilecek stratejik konumu nedeniyle büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. İngiltere için Kıbrıs, Süveyş Kanalı ve Orta Doğu yollarını kontrol eden bir ileri karakol işlevi görmüştür.
İngiliz yönetiminin son dönemlerinde Rum toplumunda Enosis talebi kitlesel bir siyasi harekete dönüşmüş, Türk toplumu ise buna karşı taksim (adanın bölünmesi) fikrini tartışmaya başlamıştır. Böylece Kıbrıs meselesi, iki toplumun karşıt ulusal projeleri arasında sıkışmıştır.
Bu süreçte eğitim, medya ve dini kurumlar kimliklerin sertleşmesinde önemli rol oynamıştır. Ortak yaşam alanları giderek daralmış, karşılıklı güvensizlik artmıştır.
Kıbrıs’ın tarihsel arka planı, bugünkü çatışmanın köklerini açıkça ortaya koymaktadır. Osmanlı dönemindeki iki toplumlu yapı, İngiliz sömürge yönetimi ve milliyetçiliğin yükselişiyle kırılgan hale gelmiştir. Ada, yerel bir etnik mesele olmanın ötesinde uluslararası güç mücadelesinin parçasına dönüşmüştür.
Bu tarihsel zemin, sonraki bölümde incelenecek olan EOKA hareketinin ve toplumsal şiddetin anlaşılması için kritik önemdedir.
Kıbrıs meselesinin 20. yüzyıldaki seyrini belirleyen en önemli kırılma noktalarından biri, Enosis hareketinin silahlı mücadeleye dönüşmesi ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan EOKA terörüdür. Bu dönem, yalnızca sömürge karşıtı bir isyan olarak değil; aynı zamanda adadaki iki toplum arasındaki ilişkileri geri dönülmez biçimde dönüştüren bir şiddet süreci olarak değerlendirilmelidir.
Enosis, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması fikri, 19. yüzyılda Yunan milliyetçiliğinin yükselişiyle birlikte Rum toplumunda yayılmaya başlamıştır. Yunanistan’ın 1830’da bağımsızlığını kazanması ve ardından Balkanlar’da genişlemesi, Kıbrıs Rumları için güçlü bir ideolojik referans oluşturmuştur.
Rum Ortodoks Kilisesi, Enosis düşüncesinin yayılmasında merkezi bir rol oynamıştır. Eğitim kurumları, kilise vaazları ve yerel basın, Yunan ulusal kimliğini güçlendiren araçlar haline gelmiştir. İngiliz sömürge yönetiminin sağladığı görece ifade özgürlüğü de bu ideolojik hareketin örgütlenmesini kolaylaştırmıştır.
Türk toplumu açısından Enosis fikri, adadaki varlıklarının ve güvenliklerinin tehdit altında olduğu anlamına geliyordu. Bu nedenle Enosis hareketi daha başlangıç aşamasında iki toplum arasında derin bir güvensizlik yaratmıştır.
1955 yılında Albay Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA (Ethniki Organosis Kyprion Agoniston), Enosis hedefini gerçekleştirmek amacıyla silahlı mücadele başlatmıştır. Örgüt, İngiliz sömürge yönetimine karşı gerilla savaşı yürütmeyi planlamış, bombalı saldırılar ve suikastlarla dikkat çekmiştir.
Ancak EOKA’nın faaliyetleri kısa sürede yalnızca İngiliz hedefleriyle sınırlı kalmamıştır. Türk toplumuna yönelik saldırılar artmış; Türk memurlar, esnaf ve siviller hedef alınmıştır. Bu saldırılar, iki toplum arasındaki ilişkileri hızla zehirlemiştir.
EOKA’nın stratejisi, adada etnik kutuplaşmayı derinleştirerek Enosis hedefini hızlandırmaktı. Türk toplumunda ise savunma amaçlı örgütlenmeler ortaya çıkmış ve karşılıklı milis yapıları oluşmuştur.
1958’den itibaren şiddet olayları daha sistematik hale gelmiştir. Türk köylerine yönelik saldırılar, kundaklamalar ve suikastlar yaygınlaşmıştır. Bu dönem, Kıbrıslı Türkler arasında kitlesel korku ve güvensizlik yaratmıştır.
Şiddetin yayılması, gündelik hayatı doğrudan etkilemiştir. Karma yerleşim bölgelerinde yaşayan aileler göç etmek zorunda kalmış, ekonomik faaliyetler aksamiş ve sosyal bağlar kopmuştur. Ortak yaşam alanları giderek daralmış, iki toplum fiilen ayrışmaya başlamıştır.
İngiliz sömürge yönetimi, EOKA’ya karşı sert güvenlik önlemleri almış; olağanüstü hal ilan etmiş ve geniş çaplı operasyonlar yürütmüştür. Ancak bu önlemler sorunun kökenine inmekte yetersiz kalmıştır.
İngiltere’nin temel önceliği, stratejik çıkarlarını korumaktı. Bu nedenle adadaki iki toplum arasındaki siyasi uzlaşma arayışları sınırlı kalmıştır. İngiliz politikaları, zaman zaman her iki taraf tarafından da eleştirilmiştir.
EOKA terörü, Kıbrıslı Türklerin kolektif hafızasında derin izler bırakmıştır. Türk toplumu, varlığının tehdit altında olduğu algısıyla daha sıkı bir dayanışma geliştirmiştir. Türkiye ile bağlar güçlenmiş; Ankara’nın garantör rolü daha fazla önem kazanmıştır.
Bu dönem, Türk tarafında güvenlik merkezli bir siyasal düşüncenin oluşmasına yol açmıştır. Enosis tehdidi, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin müdahale kararının arka planını oluşturan temel unsurlardan biri haline gelmiştir.
Kıbrıs’taki şiddet olayları uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Yunanistan, Enosis talebini diplomatik platformlara taşırken; Türkiye, Türk toplumunun güvenliği konusunu vurgulamıştır. Böylece Kıbrıs meselesi iki NATO müttefiki arasında ciddi bir anlaşmazlık alanına dönüşmüştür.
Soğuk Savaş bağlamında Batılı güçler, ittifak içi çatışmanın büyümesinden endişe duymuştur. Ancak kalıcı çözüm arayışları sınırlı sonuç vermiştir.
Enosis hareketinin silahlı mücadeleye dönüşmesi ve EOKA terörü, Kıbrıs’taki iki toplum arasındaki ilişkileri kökten değiştirmiştir. Şiddet, karşılıklı güvensizliği derinleştirmiş ve ortak yaşam zeminini zayıflatmıştır.
Bu dönem, 1960’ta kurulacak olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ne kadar kırılgan bir zemin üzerinde yükseleceğini de göstermektedir. Bir sonraki bölüm, iki toplumlu ortaklık devletinin kuruluşunu ve kısa sürede yaşanan anayasal krizi inceleyecektir.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, uzun yıllar süren sömürge yönetimi ve şiddet olaylarının ardından iki toplumlu bir uzlaşma projesi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu devlet, daha kuruluş aşamasında derin yapısal gerilimler taşımaktaydı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kısa sürede anayasal krize sürüklenmesi, adadaki çatışmanın kurumsal boyut kazanmasına yol açmıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti, 1959’da imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları temelinde kurulmuştur. Bu anlaşmalar, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın garantörlüğünde bağımsız bir devlet öngörüyordu. Amaç, Enosis ve taksim gibi uç seçenekleri engelleyerek iki toplumun ortak yönetimini sağlamaktı.
1960 Anayasası, Türk ve Rum toplumları arasında hassas bir güç dengesi kurmaya çalışmıştır. Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk olacaktı ve her ikisinin de veto hakkı vardı. Parlamento ve kamu kurumlarında etnik kota sistemi uygulanmış; güvenlik güçleri iki toplumun katılımıyla oluşturulmuştur.
Bu yapı, teorik olarak siyasi eşitliği hedefliyordu. Ancak pratikte karmaşık ve kırılgan bir sistemdi.
1960 Anayasası, iki toplum arasında güven eksikliği bulunan bir ortamda tasarlanmıştı. Karar alma mekanizmalarında öngörülen çift veto sistemi, yönetimi sık sık kilitliyordu. Rum tarafında bu yapı “işlevsiz” olarak görülürken, Türk tarafı için siyasi eşitliğin temel güvencesiydi.
Cumhurbaşkanı Makarios, kısa süre sonra anayasanın değiştirilmesi gerektiğini savunmaya başladı. Rum liderliğine göre devlet, aşırı derecede etnik temelli bir yapıya sahipti ve merkezi otoriteyi zayıflatıyordu. Türk tarafı ise anayasanın değiştirilmesini siyasi haklarının aşındırılması olarak değerlendirdi.
1963 yılında Makarios, anayasanın 13 maddesinde değişiklik önerdi. Bu öneriler arasında Türk tarafının veto yetkilerinin sınırlandırılması ve kamu kurumlarındaki kota sisteminin esnetilmesi vardı.
Türk liderliği bu girişimi reddetti. Çünkü önerilen değişiklikler, ortaklık devletinin temelini oluşturan siyasi eşitlik ilkesini zedeliyordu. Anlaşmazlık hızla siyasi krizden toplumsal çatışmaya dönüştü.
Aralık 1963’te başlayan şiddet olayları, Kıbrıs tarihinin en travmatik dönemlerinden biri oldu. Türk yerleşim bölgeleri saldırıya uğradı; çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu olaylar Türk toplumunda “Kanlı Noel” olarak anılmaktadır.
Çatışmalar sonucunda Türk temsilciler devlet kurumlarından fiilen dışlandı. Kıbrıs Cumhuriyeti, iki toplumlu ortaklık devleti olma niteliğini kaybetti ve Rum kontrolünde tek taraflı bir yönetime dönüştü.
1964’te Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) adaya konuşlandırıldı. Amaç, çatışmaları durdurmak ve sivil nüfusu korumaktı. Ancak BM’nin varlığı siyasi çözüm üretmekte yetersiz kaldı.
Aynı dönemde Türkiye, Türk toplumunun güvenliği konusunda ciddi endişe duydu ve askerî müdahale seçeneğini değerlendirdi. ABD’nin diplomatik girişimleri kısa vadeli bir tırmanmayı önledi, ancak temel sorunlar çözülemedi.
1963 sonrası dönemde Kıbrıslı Türkler güvenlik gerekçesiyle enklavlarda yaşamaya başladı. Bu bölgeler ekonomik ve sosyal açıdan izoleydi. Türk toplumu fiilen ayrı bir yönetim yapısı geliştirdi.
Bu ayrışma, adadaki iki toplumun günlük yaşamda temasını büyük ölçüde azalttı. Ortak devlet fikri giderek zayıfladı.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rum kontrolünde tek taraflı bir yönetime dönüşmesi, uluslararası hukuk açısından tartışmalı bir durum yarattı. Türk tarafı, ortaklık devletinin fiilen sona erdiğini savunurken; Rum tarafı devletin devam ettiğini ileri sürdü.
Bu hukuki anlaşmazlık, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin müdahale tezlerinin temelini oluşturdu.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti, iyi niyetli bir uzlaşma projesi olarak başlamış ancak karşılıklı güvensizlik ve milliyetçi hedefler nedeniyle çökmüştür. 1963 anayasal krizi ve ardından gelen şiddet, iki toplum arasındaki ayrılığı kalıcı hale getirmiştir.
Bu dönem, 1974’e giden sürecin kurumsal ve psikolojik temelini oluşturmuştur. Bir sonraki bölüm, 1963–1974 arasındaki toplumlararası çatışmaları ve artan güvenlik krizini ele alacaktır.
1963 anayasal krizinin ardından Kıbrıs’ta başlayan toplumlararası çatışmalar, adanın siyasi geleceğini belirleyen en kritik dönemlerden birini oluşturmuştur. Bu yıllar, yalnızca aralıklı şiddet olaylarının yaşandığı bir süreç değil; aynı zamanda iki toplumun fiilen ayrıştığı, ortak devlet fikrinin zayıfladığı ve güvenlik kaygılarının merkezileştiği bir dönemdir. 1963–1974 arası gelişmeler, 1974 müdahalesinin tarihsel arka planını anlamak açısından hayati öneme sahiptir.
1963 Aralık olaylarından sonra Kıbrıslı Türkler, güvenlik gerekçesiyle dağınık enklavlarda yaşamaya başladı. Bu bölgeler çoğu zaman Rum kontrolündeki alanlarla çevriliydi. Türk yerleşimleri ekonomik abluka altında kaldı; ulaşım, ticaret ve temel hizmetlere erişim ciddi biçimde kısıtlandı.
Bu koşullar, Türk toplumunda kolektif bir kuşatılmışlık duygusu yarattı. Günlük yaşam askerî kontrol noktaları, geçiş kısıtlamaları ve sürekli güvenlik tehdidi altında sürdürülüyordu. Eğitim ve sağlık hizmetleri aksadı, ekonomik faaliyetler büyük ölçüde durma noktasına geldi.
Türk tarafı bu dönemi, sistematik baskı ve izolasyon yılları olarak değerlendirmiştir.
Çatışma ortamı, her iki toplumda da paramiliter örgütlenmeleri güçlendirdi. Rum tarafında EOKA’nın devamı niteliğinde yapılar etkinliğini sürdürürken, Türk tarafında savunma amaçlı örgütlenmeler gelişti.
Bu paramiliter yapıların varlığı, şiddetin kurumsallaşmasına yol açtı. Yerel çatışmalar hızla büyüyebiliyor, karşılıklı misillemeler sivil nüfusu doğrudan etkiliyordu. Güvenlik, günlük yaşamın merkezine yerleşmişti.
1964’te adaya konuşlandırılan Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP), çatışmaları sınırlamayı amaçlıyordu. BM birlikleri tampon bölgeler oluşturarak doğrudan çatışmaları azaltmayı başardı.
Ancak barış gücü siyasi çözüm üretme kapasitesine sahip değildi. UNFICYP’in varlığı şiddetin yoğunluğunu düşürse de temel sorunlar çözümsüz kaldı. Ada fiilen bölünmüş bir yapıya doğru ilerliyordu.
1963–1974 dönemi, Türkiye ve Yunanistan’ın Kıbrıs üzerindeki rekabetinin arttığı bir süreçti. Her iki ülke de kendi toplumlarını siyasi ve askerî olarak destekledi.
Türkiye, Türk toplumunun güvenliği konusunda sürekli diplomatik baskı uyguladı ve zaman zaman askerî müdahale tehdidinde bulundu. Yunanistan ise Rum tarafındaki milliyetçi unsurlarla yakın ilişkiler sürdürdü. Bu durum, Kıbrıs’ı iki NATO müttefiki arasında potansiyel bir çatışma alanına dönüştürdü.
1967’de yaşanan çatışmalar, Türkiye ile Yunanistan’ı doğrudan savaşın eşiğine getirdi. Rum güvenlik güçlerinin Türk köylerine yönelik operasyonları Ankara’da sert tepkiyle karşılandı.
Yoğun uluslararası diplomasi sonucunda kriz geçici olarak yatıştırıldı. Ancak bu olay, adadaki istikrarsızlığın bölgesel savaşa dönüşme potansiyelini açıkça gösterdi.
On yıl süren çatışma ortamı, iki toplum arasındaki sosyal bağları neredeyse tamamen kopardı. Karma köyler ortadan kalktı, nüfus hareketleri arttı ve psikolojik mesafe büyüdü.
Genç kuşaklar, karşı toplumu düşman olarak algılayan bir atmosferde yetişti. Eğitim sistemleri ve medya söylemi, bu ayrışmayı pekiştirdi.
Çatışmalar yalnızca güvenliği değil, ekonomik yapıyı da zayıflattı. Türk enklavlarında işsizlik ve yoksulluk arttı. Sürekli belirsizlik hali, toplumsal travmayı derinleştirdi.
Türk toplumu açısından bu dönem, kalıcı bir güvenlik garantisi arayışını güçlendirdi.
1963–1974 arası toplumlararası çatışmalar, Kıbrıs’ta fiili bölünmenin altyapısını hazırlamıştır. Enklav yaşamı, paramiliter şiddet ve uluslararası müdahalelerin sınırlı etkisi, ortak devlet fikrini zayıflatmıştır.
Bu istikrarsız zemin üzerinde 1974 darbesi gerçekleşecek ve adanın kaderini kökten değiştirecektir. Bir sonraki bölüm, darbe sürecini ve Türkiye’nin müdahale kararını inceleyecektir.
1974 yılı, Kıbrıs meselesinde yalnızca bir dönüm noktası değil, adanın siyasi kaderini kalıcı biçimde değiştiren tarihsel bir kırılmadır. 15 Temmuz 1974’te gerçekleşen darbe ve bunu izleyen Türkiye’nin askerî müdahalesi, on yıl boyunca biriken gerilimin patlama anı olarak görülmelidir. Bu bölüm, darbenin arka planını, bölgesel ve uluslararası bağlamını ve Türkiye’nin müdahale kararının nasıl şekillendiğini ayrıntılı biçimde incelemektedir.
1967’de Yunanistan’da iktidara gelen askerî cunta, Kıbrıs politikasını daha agresif bir çizgiye taşıdı. Cunta yönetimi, Enosis hedefini hızlandırmayı stratejik bir öncelik olarak görüyordu. Kıbrıs’taki Rum milliyetçi unsurlar ile Atina arasındaki bağlar güçlendi.
Cumhurbaşkanı Makarios ise Yunan cuntasının doğrudan kontrolüne girmek istemiyor, daha bağımsız bir politika izlemeye çalışıyordu. Bu durum, Rum liderliği içinde ciddi bir gerilim yarattı. EOKA-B adlı yeni örgüt, Makarios’a karşı silahlı faaliyetler yürütmeye başladı.
15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Ulusal Muhafızları içinde cunta yanlısı unsurlar darbe gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Makarios görevden uzaklaştırıldı ve yerine Enosis yanlısı Nikos Sampson getirildi. Bu gelişme, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasının önündeki son engelin kaldırılması olarak yorumlandı.
Darbenin ardından adada hızla bir belirsizlik ve korku ortamı oluştu. Türk toplumu, Enosis’in fiilen gerçekleşmek üzere olduğu algısıyla ciddi bir güvenlik tehdidi hissetti. Türk yerleşimlerinde panik ve savunma hazırlıkları arttı.
Darbe sonrası Türkiye, öncelikle diplomatik yolları denedi. Ankara, garantör devletler olan İngiltere ve Yunanistan ile temas kurarak ortak müdahale seçeneğini gündeme getirdi. Amaç, 1960 düzenini yeniden tesis etmekti.
Ancak İngiltere askerî müdahaleye sıcak bakmadı. Yunanistan ise darbe yönetimiyle bağlantısını inkâr etmekle birlikte fiilen geri adım atmadı. Diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması, Türkiye’nin tek taraflı müdahale seçeneğini güçlendirdi.
1960 Garanti Antlaşması’nın 4. maddesi, anayasal düzenin bozulması halinde garantör devletlere müdahale hakkı tanıyordu. Türkiye, darbenin bu maddeyi doğrudan tetiklediğini savundu.
Türk hukuk yorumuna göre Enosis’e yönelik açık adım, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel yapısını ortadan kaldırıyordu. Bu nedenle müdahale, uluslararası anlaşmalardan doğan bir hak olarak görülüyordu.
Türkiye’de Bülent Ecevit başbakanlığındaki hükümet, darbe sonrası yoğun bir güvenlik değerlendirmesi yaptı. Askerî ve diplomatik kanatlar arasında kapsamlı istişareler yürütüldü. Türk kamuoyunda Kıbrıs Türklerinin korunması yönünde güçlü bir beklenti vardı.
Karar sürecinde üç temel unsur belirleyici oldu:
Sonuçta Türkiye, askerî müdahale kararı aldı.
Ankara, müdahalenin uluslararası sonuçlarını da değerlendirdi. Soğuk Savaş bağlamında NATO içi bir çatışmanın yaratacağı riskler dikkate alındı. Ancak Türk yönetimi, güvenlik gerekçelerinin ağır bastığı sonucuna vardı.
ABD ve Avrupa ülkeleri krizi diplomatik yollarla çözmeye çalışsa da darbenin yarattığı aciliyet, Türkiye açısından zaman baskısı oluşturuyordu.
Kıbrıslı Türkler için darbe, 1963–1974 dönemindeki travmaların tekrarlanabileceği korkusunu tetikledi. Enklav yaşamının yarattığı kırılganlık, müdahale beklentisini artırdı.
Türkiye’nin kararı, Türk toplumunda bir güvenlik umudu olarak karşılandı.
1974 darbesi, Kıbrıs’ta on yıllık istikrarsızlığın doruk noktasıydı. Türkiye’nin müdahale kararı, hukuki, siyasi ve güvenlik boyutlarının kesiştiği karmaşık bir süreç sonucunda şekillendi.
Bu karar, bir sonraki bölümde incelenecek olan Kıbrıs Barış Harekâtı’nın askerî ve siyasi seyrini başlatmıştır.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın en yoğun tartışıldığı alanlardan biri uluslararası hukuk boyutudur. 1974 müdahalesi, egemenlik, müdahale hakkı ve garantörlük kavramlarını merkezine alan karmaşık bir hukuki tartışma yaratmıştır. Türkiye, müdahaleyi uluslararası anlaşmalardan doğan meşru bir hak olarak savunurken; bazı devletler ve hukukçular müdahalenin kapsamını sorgulamıştır. Bu bölüm, hukuki çerçeveyi ve Türkiye’nin tezlerini sistematik biçimde incelemektedir.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu düzenleyen temel belgelerden biri Garanti Antlaşmasıdır. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık bu anlaşmayla Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini garanti altına almıştır.
Antlaşmanın 4. maddesi, anayasal düzenin bozulması halinde garantör devletlere ortak veya tek taraflı müdahale hakkı tanımaktadır. Türkiye, 1974 darbesinin bu maddeyi doğrudan tetiklediğini savunmuştur.
Türk yorumuna göre Enosis’e yönelik darbe, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel yapısını ortadan kaldıran bir eylemdi. Dolayısıyla müdahale, anlaşmanın öngördüğü istisnai bir güvenlik mekanizmasının işletilmesiydi.
Uluslararası hukukta devlet egemenliği temel ilkelerden biridir. Bir devletin başka bir ülkeye askerî müdahalesi genel olarak yasaktır. Ancak bazı istisnalar bulunmaktadır: meşru müdafaa, Birleşmiş Milletler kararı ve anlaşmalardan doğan özel yetkiler.
Türkiye, müdahalenin üçüncü kategoriye girdiğini ileri sürmüştür. Garanti Antlaşması, klasik egemenlik ilkesine sınırlı bir istisna getiren özel bir düzenleme olarak yorumlanmıştır.
Eleştirmenler ise müdahalenin kapsamının orantılı olup olmadığını tartışmıştır. Türk hukukçular, operasyonun başlangıç amacının anayasal düzeni yeniden tesis etmek ve Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olduğunu vurgulamıştır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, harekât sırasında ve sonrasında ateşkes çağrıları yapmış ve müzakereleri teşvik etmiştir. BM kararları, doğrudan müdahaleyi yasadışı ilan etmekten ziyade siyasi çözüm arayışına odaklanmıştır.
Bu durum, hukuki tartışmanın gri alanını göstermektedir. BM’nin yaklaşımı, sorunun karmaşıklığını ve garantörlük sisteminin özgün niteliğini yansıtmaktadır.
Türkiye, müdahaleyi yalnızca hukuki değil, aynı zamanda insani gerekçelerle de savunmuştur. 1963–1974 döneminde yaşanan şiddet ve darbe sonrası ortaya çıkan tehdit, Türk toplumunun korunmasını acil hale getirmiştir.
Bu argüman, modern uluslararası hukukta “koruma sorumluluğu” kavramına benzer bir mantık taşımaktadır. Her ne kadar bu kavram o dönemde resmî olarak tanımlanmamış olsa da, sivillerin korunması müdahale gerekçelerinden biri olarak sunulmuştur.
Kıbrıs örneği, uluslararası hukukta nadir görülen bir garantörlük modelidir. Bu sistem, klasik egemenlik anlayışı ile kolektif güvenlik arasında hibrit bir yapı oluşturmuştur.
Türkiye’nin tezine göre bu model, müdahaleyi hukuken mümkün kılan özel bir çerçeve sunmaktadır. Karşıt görüşler ise garantörlük hakkının sınırsız yorumlanamayacağını savunmaktadır.
Uluslararası hukuk literatüründe Kıbrıs müdahalesi farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bazı akademisyenler müdahaleyi anlaşmalara dayalı meşru bir eylem olarak değerlendirirken, diğerleri orantılılık ve sonuçlar üzerinden eleştirel yaklaşmıştır.
Bu çeşitlilik, konunun hukuki açıdan kesin bir uzlaşmaya ulaşmadığını göstermektedir.
Türkiye’nin hukuki savunusu üç ana noktaya dayanır:
Bu çerçeve, Türk dış politikasının resmî söyleminde merkezi yer tutmaktadır.
Aşağıdaki tablo, 1963–1974 döneminde Kıbrıs Türk kolektif hafızasında derin iz bırakan başlıca saldırı ve katliam olaylarının kronolojik bir özetini sunmaktadır. Bu kronoloji, Türk perspektifinde harekât öncesi güvenlik ortamının neden varoluşsal bir tehdit olarak algılandığını göstermesi açısından önemlidir.
| Tarih | Yer | Olayın Tanımı | Türk Perspektifinde Önemi |
|---|---|---|---|
| 21 Aralık 1963 | Lefkoşa (Kanlı Noel başlangıcı) | Toplumlararası çatışmaların başlaması; Türk sivillere yönelik saldırılar | 1963–64 şiddet dalgasının başlangıcı, ortak devletin fiilen çöküşü |
| 24 Aralık 1963 | Kumsal, Lefkoşa | Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve üç çocuğunun öldürülmesi | Sivillerin hedef alınmasının sembolik olayı |
| Aralık 1963 | Ayvasıl (Türkeli) | Türk sivillerin öldürülmesi ve toplu mezara gömülmesi | Toplu katliam hafızasının oluşması |
| 1964 boyunca | Çeşitli Türk köyleri | Abluka, saldırılar ve zorunlu göçler | Enklav döneminin başlaması |
| Kasım 1967 | Geçitkale–Boğaziçi | Türk köylerine yönelik askerî operasyonlar | Türkiye–Yunanistan savaş eşiğine gelen kriz |
| 1967–1974 | Türk enklavları | Ekonomik kuşatma ve silahlı baskı | Sürekli güvenlik tehdidi algısının pekişmesi |
| 15 Temmuz 1974 | Ada geneli | Yunan destekli darbe | Enosis korkusunun doruğa çıkması |
| Temmuz 1974 | Çeşitli yerleşimler | Darbe sonrası düzensiz saldırılar ve gözaltılar | Yeni katliam beklentisinin artması |
Bu kronoloji, Kıbrıs Türk toplumunda 1974’e gelindiğinde neden derin bir güvenlik korkusu bulunduğunu göstermektedir. 1963’ten itibaren yaşanan saldırılar, sivillerin doğrudan hedef alınması ve uzun süreli kuşatma koşulları, darbe sonrası ortamda kitlesel şiddet ihtimalini Türk tarafında son derece gerçek bir tehdit haline getirmiştir.
Bu bağlamda Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk anlatısında yalnızca askerî bir müdahale değil; önceki deneyimlerin ışığında beklenen yeni bir trajedinin önlenmesi olarak yorumlanmaktadır.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın hukuki boyutu, uluslararası hukukun en karmaşık tartışmalarından biridir. Garantörlük sistemi, klasik egemenlik anlayışına istisna getiren özgün bir model sunmaktadır.
Türkiye’nin tezleri, anlaşmalara dayalı meşruiyet ve insani koruma argümanlarını birleştirmektedir. Hukuki tartışmalar sürse de müdahalenin siyasi sonuçları adanın kaderini kalıcı biçimde etkilemiştir.
Bir sonraki bölüm, ambargo sürecini ve Türkiye üzerindeki etkilerini inceleyecektir.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın uluslararası yankıları yalnızca diplomatik tartışmalarla sınırlı kalmamış, Türkiye’ye yönelik doğrudan siyasi ve ekonomik yaptırımlara da dönüşmüştür. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulanan silah ambargosu, Türkiye’nin dış politikası ve savunma stratejisi üzerinde uzun vadeli etkiler yaratmıştır. Bu dönem, Türk dış politikasında bağımsızlık ve savunma sanayii açısından bir kırılma noktası olarak değerlendirilmektedir.
1974 müdahalesinin ardından ABD Kongresi’nde Türkiye’ye yönelik eleştiriler yoğunlaştı. Amerikan iç politikasında güçlü olan Yunan ve Rum lobileri, Türkiye’nin cezalandırılması yönünde baskı oluşturdu. 1975 yılında ABD Kongresi, Türkiye’ye silah ambargosu uygulanmasına karar verdi.
Ambargonun resmi gerekçesi, Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılmasıydı. Ancak Türk kamuoyunda bu karar, siyasi baskı ve ittifak içi bir cezalandırma olarak algılandı.
Türkiye’ye uygulanan ambargo, NATO içinde ciddi bir kriz yarattı. Türkiye, ittifakın güney kanadında stratejik öneme sahipti. Ambargo, NATO’nun savunma bütünlüğünü zayıflatabilecek bir adım olarak değerlendirildi.
Türkiye, tepki olarak bazı Amerikan üslerinin faaliyetlerini kısıtladı. Bu gelişme, Soğuk Savaş bağlamında ABD için önemli bir stratejik sorun oluşturdu.
Ambargo, Türkiye’nin savunma kapasitesini doğrudan etkiledi. Yedek parça ve mühimmat temininde yaşanan zorluklar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonel hazırlığını sınırladı.
Ancak bu kriz aynı zamanda yerli savunma sanayii yatırımlarını hızlandırdı. Türkiye, dışa bağımlılığı azaltma yönünde stratejik kararlar aldı. Uzun vadede bu süreç, millî savunma sanayiinin temellerinin atılmasına katkı sağladı.
Ambargo, Türkiye’de geniş çaplı bir millî refleks yarattı. Kamuoyunda bağımsız savunma politikası ve ulusal egemenlik vurgusu güçlendi. Kıbrıs meselesi, ulusal birlik sembolü haline geldi.
Siyasi partiler arasında görüş ayrılıkları olsa da ambargoya karşı genel bir toplumsal tepki oluştu.
ABD yönetimi, ambargonun NATO çıkarlarına zarar verdiğini fark etti. 1978’de ambargo kademeli olarak kaldırıldı. Bu süreç, Türkiye–ABD ilişkilerinde temkinli bir normalleşme sağladı.
Ancak ambargonun yarattığı güvensizlik uzun süre etkisini sürdürdü.
Ambargo deneyimi, Türkiye’nin dış politikasında daha özerk bir çizgi arayışını güçlendirdi. Savunma sanayii alanındaki yatırımlar, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin askerî kapasitesini artırdı.
Bu dönem, Türk stratejik kültüründe “dışa bağımlılığın riskleri” konusunda kalıcı bir ders olarak yer etti.
Ambargo süreci, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın uluslararası sonuçlarının en somut örneklerinden biridir. Kısa vadede askerî ve ekonomik zorluklar yaratsa da uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayiinde yapısal dönüşümü teşvik etmiştir.
Bir sonraki bölüm, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini ve diplomatik sonuçlarını inceleyecektir.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ortaya çıkan fiilî bölünme, yalnızca askerî bir durum değil; aynı zamanda yeni bir siyasal yapılanmanın başlangıcıydı. Kuzeyde Türk toplumunun güvenli bir coğrafi alana kavuşması, kurumsal bir devlet yapısının inşasını mümkün kıldı. Bu süreç, Kıbrıs Türk halkının uzun yıllara yayılan varoluş mücadelesinin siyasi bir ifadesi olarak şekillendi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) ilanı, bu mücadelenin tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Bu bölümde, KKTC’nin kuruluş süreci incelenirken, Kıbrıs Türk liderliğinin sembol isimleri olan Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın tarihsel rolleri ve onurlu duruşları özel bir yer tutmaktadır. Onların liderliği, yalnızca siyasi bir yönlendirme değil; aynı zamanda bir toplumun kimliğini ve direncini ayakta tutan moral bir çerçeve sunmuştur.
1974 sonrasında kuzeyde Türk yönetimi hızla kurumsallaşmaya başladı. 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edildi. Bu adım, federal çözüm arayışına açık bir siyasi mesaj taşıyordu. Türk tarafı, iki toplumlu ve iki bölgeli bir federal model temelinde müzakereye hazır olduğunu vurguluyordu.
Ancak yıllar süren görüşmeler kalıcı bir çözüme ulaşamadı. Rum tarafının merkeziyetçi devlet anlayışını sürdürmesi ve uluslararası toplumun tek taraflı olarak Güney Kıbrıs’ı meşru hükümet olarak tanıması, müzakere sürecini tıkadı.
Bu koşullar altında 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Bu ilan, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin iradesinin siyasi ifadesi olarak sunuldu.
Kıbrıs Türk toplumunun modern siyasi tarihindeki en önemli figürlerden biri olan Dr. Fazıl Küçük, yalnızca bir siyasetçi değil; bir toplum önderiydi. İngiliz sömürge döneminden itibaren Türk toplumunun haklarını savunan Küçük, zor koşullar altında siyasi örgütlenmenin öncüsü oldu.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görev yapan Dr. Küçük, ortaklık devletinin korunması ve Türk toplumunun eşit statüsünün savunulması için büyük çaba gösterdi. Çatışma yıllarında sergilediği soğukkanlı ve kararlı liderlik, Kıbrıs Türk halkının moral direncini güçlendirdi.
Onun mücadelesi, siyasi hakların korunmasının ötesinde, bir kimliğin ve varoluşun savunusuydu. Kıbrıs Türk toplumu, Dr. Fazıl Küçük’ü bugün hâlâ minnet ve saygıyla anmaktadır.
Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk siyasi hareketinin en belirleyici liderlerinden biri olarak devletleşme sürecinin merkezinde yer aldı. Hukukçu kimliği ve güçlü hitabetiyle Denktaş, uluslararası platformlarda Türk tezlerinin en etkili savunucularından biri oldu.
1960 sonrası kriz döneminde Türk toplumunun örgütlenmesinde kilit rol oynayan Denktaş, 1974 sonrasında kurumsal yapının inşasına öncülük etti. KKTC’nin ilanı, onun siyasi vizyonunun somutlaşmış haliydi.
Denktaş’ın liderliği, yalnızca diplomatik mücadeleyle sınırlı değildi. O, Kıbrıs Türk halkının özgüvenini pekiştiren bir sembol haline geldi. Uzun müzakere yılları boyunca sergilediği kararlı duruş, Türk toplumunun kolektif hafızasında derin izler bıraktı.
KKTC’nin ilanı uluslararası toplumda geniş ölçüde tanınmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, tek taraflı bağımsızlık ilanına karşı çıktı. Sonuç olarak KKTC yalnızca Türkiye tarafından tanındı.
Bu diplomatik izolasyon, ekonomik ve siyasi zorluklar yarattı. Uluslararası ticaret, ulaşım ve spor alanlarında kısıtlamalar ortaya çıktı. Buna rağmen kuzeyde kurumsal yapı gelişmeye devam etti.
Türk tarafı, izolasyonun adil olmadığını ve çözüm sürecini zorlaştırdığını savundu.
Diplomatik izolasyona rağmen KKTC’de eğitim, sağlık ve kamu yönetimi alanlarında önemli ilerlemeler kaydedildi. Üniversiteler kuruldu, altyapı geliştirildi ve demokratik kurumlar güçlendirildi.
Bu süreç, Kıbrıs Türk toplumunun dayanıklılığını ve kurumsal kapasitesini gösterdi.
KKTC’nin kuruluşu, Kıbrıs Türk halkının tarihsel mücadelesinin siyasi bir doruk noktasıdır. Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın liderliği, bu sürecin ahlaki ve siyasi temelini oluşturmuştur. Onların onurlu duruşu, bir toplumun varoluş iradesinin sembolü haline gelmiştir.
Diplomatik izolasyon devam etse de kuzeyde kurulan devlet yapısı, Kıbrıs meselesinin kalıcı bir unsuru olarak varlığını sürdürmektedir.
Bir sonraki bölüm, Annan Planı sürecini ve referandumun siyasi sonuçlarını inceleyecektir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Avrupa bütünleşmesinin hız kazanması, Kıbrıs meselesine yeni bir diplomatik çerçeve kazandırdı. 1990’lı yılların sonundan itibaren Birleşmiş Milletler öncülüğünde yürütülen çözüm arayışları, 2004 yılında Annan Planı ile somut bir aşamaya ulaştı. Bu plan, adanın yeniden birleşmesini hedefleyen en kapsamlı girişimlerden biri olarak tarihe geçti. Referandum süreci ise Kıbrıs sorununun uluslararası algısını derinden etkileyen bir dönüm noktası oldu.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın adıyla anılan plan, uzun müzakere süreçlerinin ürünüdür. Amaç, iki toplumlu ve iki bölgeli federal bir devlet kurarak adayı tek bir uluslararası kimlik altında birleştirmekti.
Plan; toprak düzenlemeleri, mülkiyet hakları, güvenlik garantileri ve yönetim paylaşımı gibi karmaşık başlıkları içeriyordu. Her iki toplumun siyasi eşitliğini ve güvenliğini dengelemeye çalışan ayrıntılı bir anayasal çerçeve öneriliyordu.
2002–2004 arasında yoğunlaşan müzakereler, Türkiye, Yunanistan ve Birleşmiş Milletler’in aktif katılımıyla yürütüldü. Avrupa Birliği’nin genişleme süreci, görüşmelere ek bir zaman baskısı getirdi. Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği yaklaşırken çözüm beklentisi arttı.
Türk tarafı, planı kapsamlı tavizler içerse de çözüm fırsatı olarak değerlendirdi. Rum tarafında ise güvenlik ve mülkiyet konularında ciddi çekinceler vardı.
2004 Nisan ayında plan her iki tarafta referanduma sunuldu. Kampanya süreci, iki toplumda farklı duygusal ve siyasi atmosferler yarattı.
Kuzeyde çözüm yanlısı söylem ağırlık kazandı. Birleşmenin ekonomik ve diplomatik avantajları vurgulandı. Güneyde ise planın risklerine odaklanan bir kampanya yürütüldü. Devlet Başkanı Tasos Papadopoulos’un plan karşıtı konuşması Rum kamuoyunda etkili oldu.
24 Nisan 2004’te yapılan referandumda Türk tarafı yaklaşık yüzde 65 oranında “evet” oyu verdi. Rum tarafı ise yaklaşık yüzde 76 oranında “hayır” dedi.
Bu sonuç, planın yürürlüğe girmesini engelledi. Ancak birkaç gün sonra Güney Kıbrıs, tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye kabul edildi.
Referandum sonuçları uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Türk tarafının çözüm yanlısı tutumu birçok aktör tarafından olumlu karşılandı. Rum tarafının reddi ise diplomatik tartışma yarattı.
Buna rağmen AB üyeliği süreci geri çevrilmedi. Bu durum, Türk tarafında çifte standart algısını güçlendirdi.
Referandum sonrası kuzeyde beklenti, izolasyonun hafifleyeceği yönündeydi. Avrupa Birliği bazı ekonomik destek programları başlattı ancak doğrudan ticaret ve tanınma konularında sınırlı ilerleme sağlandı.
Bu süreç, Kıbrıs Türk toplumunda hem umut hem de hayal kırıklığı yarattı.
Annan Planı referandumu, iki toplumun çözüm algıları arasındaki farkı açık biçimde ortaya koydu. Türk tarafında uluslararası entegrasyon isteği güçlenirken, Rum tarafında mevcut statükoyu koruma eğilimi ağır bastı.
Bu ayrışma, sonraki müzakere süreçlerini de etkiledi.
Annan Planı, Kıbrıs sorununda kaçırılmış bir çözüm fırsatı olarak değerlendirilmektedir. Referandum sonuçları, adanın siyasi bölünmüşlüğünü pekiştirmiştir.
Bir sonraki bölüm, Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti ve güncel jeopolitik gelişmeleri ele alacaktır.
2000’li yılların sonlarında İsrail, Mısır ve Kıbrıs çevresinde önemli doğal gaz rezervleri keşfedildi. Bu keşifler, Doğu Akdeniz’i potansiyel bir enerji merkezi haline getirdi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), uluslararası enerji şirketleriyle arama ve sondaj anlaşmaları imzaladı.
Türkiye ve KKTC ise bu adımların Kıbrıs Türklerinin haklarını göz ardı ettiğini savundu. Türk tarafına göre adanın doğal kaynakları iki toplumun ortak mülkiyetindedir.
Enerji rekabeti, deniz yetki alanları konusunda hukuki ve siyasi anlaşmazlıkları gündeme getirdi. GKRY’nin ilan ettiği münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırları Türkiye tarafından tanınmadı. Ankara, hem kendi kıta sahanlığını hem de KKTC’nin haklarını savundu.
Bu tartışma zaman zaman deniz kuvvetlerinin karşı karşıya gelmesine yol açtı. Doğu Akdeniz, yüksek tansiyonlu bir diplomatik sahaya dönüştü.
Enerji projeleri yeni bölgesel ittifaklar doğurdu. GKRY, Yunanistan, İsrail ve Mısır arasında iş birliği gelişti. Türkiye ise bu bloklaşmanın dışlayıcı olduğunu savundu.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi girişimler, enerji diplomasisini kurumsallaştırdı. Ancak bu yapıların kapsayıcı olmaması gerilimi artırdı.
Türkiye, Doğu Akdeniz’de aktif sondaj ve araştırma faaliyetleri yürüttü. Amaç, hem enerji güvenliğini artırmak hem de deniz yetki alanı iddialarını güçlendirmekti.
Ankara, enerji kaynaklarının adil paylaşımını ve iki toplumun eşit haklarını vurguladı.
Avrupa Birliği, GKRY üyesi olduğu için Rum tezlerine daha yakın bir tutum sergiledi. ABD ise bölgesel istikrarı korumaya yönelik dengeli bir politika izlemeye çalıştı.
Enerji şirketlerinin varlığı, ekonomik çıkarları diplomatik denkleme ekledi.
Enerji keşifleri, çözüm müzakerelerini hem teşvik edici hem de zorlaştırıcı bir rol oynadı. Bir yandan ekonomik iş birliği fırsatı yaratırken, diğer yandan egemenlik tartışmalarını sertleştirdi.
Bugün Doğu Akdeniz, diplomatik müzakere ve askerî caydırıcılığın iç içe geçtiği bir alan olmaya devam etmektedir. Kıbrıs sorunu çözülmeden enerji rekabetinin istikrarlı biçimde yönetilmesi zor görünmektedir.
Doğu Akdeniz enerji politikaları, Kıbrıs meselesini küresel jeopolitiğin merkezine taşımıştır. Kaynakların adil paylaşımı ve siyasi çözüm arayışı birbirine bağlıdır.
Bir sonraki bölüm, genel değerlendirme ve geleceğe yönelik perspektif sunacaktır.
Kıbrıs meselesi, yarım yüzyılı aşkın süredir Doğu Akdeniz’in en karmaşık siyasi sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Bu kitap boyunca incelenen tarihsel süreç, adadaki çatışmanın basit bir toprak anlaşmazlığı değil; kimlik, güvenlik, egemenlik ve uluslararası hukuk katmanlarının iç içe geçtiği çok boyutlu bir mesele olduğunu göstermektedir. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ise bu uzun tarihsel çizgide belirleyici bir dönüm noktasıdır.
Osmanlı döneminden İngiliz sömürge yönetimine, Enosis hareketinden toplumlararası çatışmalara kadar uzanan süreç, Kıbrıs’ta iki toplum arasında derin bir güvensizlik mirası bırakmıştır. 1960 ortaklık devletinin çöküşü ve 1974 darbesi, bu mirasın kurumsal ve askerî krizlere dönüşmesinin somut örnekleridir.
Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk perspektifinden bakıldığında, bu tarihsel kırılmanın güvenlik temelli bir yanıtı olarak değerlendirilmektedir. Müdahale, yalnızca o anki darbe koşullarına değil; on yıl süren istikrarsızlığa verilen bir tepkiydi.
1974 sonrası oluşan fiilî bölünme, zamanla kalıcı siyasi yapıya dönüşmüştür. KKTC’nin kuruluşu ve diplomatik izolasyon, adada iki ayrı siyasal gerçeklik yaratmıştır. Annan Planı referandumu ise çözüm fırsatlarının ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.
Bugün Kıbrıs’ta iki ayrı yönetim, iki ayrı ekonomi ve büyük ölçüde ayrışmış iki toplumsal hafıza bulunmaktadır. Bu durum, çözüm arayışlarını hem zorlaştırmakta hem de kaçınılmaz kılmaktadır.
Kıbrıs müdahalesinin hukuki boyutu, uluslararası hukukta süregelen tartışmaların parçasıdır. Garantörlük sistemi, klasik egemenlik anlayışına istisna getiren özgün bir model sunmuştur. Türkiye’nin tezleri, anlaşmalara dayalı meşruiyet ve güvenlik gerekçelerini birleştirmektedir.
Bu tartışmaların kesin bir uzlaşmaya ulaşmaması, Kıbrıs sorununun diplomatik boyutunu canlı tutmaktadır.
Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, Kıbrıs meselesine yeni stratejik boyut kazandırmıştır. Kaynakların paylaşımı, çözüm müzakerelerini hem teşvik eden hem de zorlaştıran bir faktördür.
Enerji iş birliği potansiyeli, siyasi çözüm için ekonomik teşvik yaratabilir. Ancak egemenlik tartışmaları çözülmeden bu potansiyelin gerçekleşmesi güç görünmektedir.
Geleceğe yönelik tartışmalarda birkaç temel model öne çıkmaktadır:
Her model, siyasi irade ve karşılıklı güven gerektirmektedir.
Siyasi çözüm kadar önemli olan bir diğer unsur, iki toplum arasındaki psikolojik mesafedir. On yıllar süren ayrılık, karşılıklı algıları derin biçimde etkilemiştir. Güven artırıcı önlemler ve sivil temaslar, uzun vadeli barış için kritik önemdedir.
Kıbrıs meselesi, geçmişin yükünü ve geleceğin belirsizliğini aynı anda taşıyan bir sorundur. Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk dış politikasının en tartışmalı ama en belirleyici adımlarından biri olarak tarihe geçmiştir. Müdahalenin sonuçları, bugün hâlâ Doğu Akdeniz jeopolitiğini şekillendirmektedir.
Kalıcı çözüm, yalnızca diplomatik metinlerle değil; güvenlik, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde inşa edilebilir. Kıbrıs’ın geleceği, iki toplumun birlikte yaşayabileceği sürdürülebilir bir düzen kurma kapasitesine bağlıdır.
Bu kitapta incelenen süreçler, Kıbrıs meselesinin tarihsel derinliğini ve güncel önemini ortaya koymaktadır. Ada, Doğu Akdeniz’in jeopolitik düğüm noktası olmaya devam etmektedir. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın mirası, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de tartışma alanıdır.
Barış ve istikrar arayışı, Kıbrıs’ın ve bölgenin ortak çıkarı olarak varlığını sürdürmektedir.
Ahmad, Feroz. Modern Türkiye’nin Oluşumu. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Anastasiou, Harry. The Broken Olive Branch: Nationalism, Ethnic Conflict and the Quest for Peace in Cyprus. Syracuse: Syracuse University Press.
Attalides, Michael. Cyprus: Nationalism and International Politics. Edinburgh: Q Press.
Birleşmiş Milletler. United Nations Documents on Cyprus (1963–2004). New York: UN Archives.
Bolukbasi, Suha. The Cyprus Dispute and the United Nations: Peaceful Non-Settlement between 1954 and 1996. Ankara: Hacettepe University Press.
Clerides, Glafkos. My Deposition. Nicosia.
Denktaş, Rauf R. The Cyprus Triangle. London: K. Rustem & Brother.
Dodd, Clement. The Cyprus Imbroglio. Huntingdon: Eothen Press.
Hale, William. Turkish Foreign Policy Since 1774. London: Routledge.
Heraclides, Alexis. The Greek–Turkish Conflict in the Aegean. London: Palgrave Macmillan.
Kızılyürek, Niyazi. Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs. İstanbul: İletişim Yayınları.
Kyle, Keith. Cyprus: In Search of Peace. London: Minority Rights Group.
O’Malley, Brendan & Craig, Ian. The Cyprus Conspiracy: America, Espionage and the Turkish Invasion. London: I.B. Tauris.
Sonyel, Salahi R. Cyprus: The Destruction of a Republic. London: K. Rustem & Brother.
Stavrinides, Zenon. The Cyprus Conflict: National Identity and Statehood. Nicosia.
T.C. Dışişleri Bakanlığı. Kıbrıs Sorunu: Resmî Belgeler ve Açıklamalar. Ankara.
United Nations Peacekeeping Force in Cyprus (UNFICYP). Reports of the Secretary-General on Cyprus. New York: United Nations.
Uslu, Nasuh. The Cyprus Question as an Issue of Turkish Foreign Policy and Turkish–American Relations. New York: Nova Publishers.
Weisband, Edward. Turkish Foreign Policy 1943–1945: Small State Diplomacy and Great Power Politics. Princeton.
Zürcher, Erik Jan. Turkey: A Modern History. London: I.B. Tauris.