Bugün burada, tarihin en şanlı ama bir o kadar da hüzünlü sayfalarından birini aralamak; mermilerin dahi havada donduğu o dondurucu topraklarda, sadece birer asker değil, birer irade abidesi olarak yükselen 234 yiğidimizin destanını anlatmak için toplandık. Bu, sadece bir savaş hikayesi değildir. Bu, insanlığın bittiği, umudun tükendiği yerde, Türk’ün ferasetinin, merhametinin ve sarsılmaz disiplininin nasıl birer can simidine dönüştüğünün hikayesidir.
( Makale içindeki resimler vakfımızca yapay zeka ile renklendirilmiştir.)
1950 yılının dondurucu Kasım ayındayız. Kore Yarımadası’nın kuzeyindeki Kunuri dağları, modern savaş tarihinin en çaresiz anlarından birine tanıklık ediyor. Eksi 40 dereceye ulaşan o amansız soğukta, nefesler bile buzdan birer hançer gibi ciğerleri dağlarken, 5.000 kişilik Türk Tugayı kendisinden on kat, yirmi kat üstün olan Çin ordusuyla karşı karşıyaydı. Amerikan birlikleri geri çekilirken, müttefik ordularının tamamen imha olmasını engelleyebilecek tek bir güç vardı: Türk askeri. General Tahsin Yazıcı, geri çekilme imalarını bir kenara itip o tarihi cümleyi kurduğunda, aslında o gün orada bir tarih yazılmaya başlanmıştı: “Biz buraya kaçmaya değil, ölmeye geldik!”
Kunuri’de uygulanan “L” tipi savunma hattı, askeri literatüre girecek bir dehaya sahipti. Ancak mermiler bittiğinde, takat tükendiğinde o meşhur Türk süngüsü parladı. “Allah Allah!” nidaları Kore dağlarını titretirken, Mehmetçik süngüsüyle düşman seline karşı etten ve kemikten bir baraj oldu. O gece 721 vatan evladı şehit düşerken, bir grup yiğit —tam 234 nefer— ağır yaralı ve bitkin halde düşman eline esir düştü. Ama bilmedikleri bir şey vardı; asıl destan, silahlar sustuğunda, o tel örgüler arkasında başlayacaktı.

Esaretin ilk sınavı, tarihçilerin “Ölüm Yürüyüşü” dediği o meşum yolculuktu. Yüzlerce kilometre süren, dondurucu dağ yollarında devam eden bu yürüyüşte, insanlık birer birer dökülüyordu. Yol kenarları; pes eden, bir daha kalkamayan, “her koyun kendi bacağından asılır” diyerek arkadaşını terk eden müttefik askerlerinin cesetleriyle doluydu. Ancak Türk kafilesinde atmosfer bambaşkaydı. Grubun başında, henüz yirmili yaşlarının baharında olan ama vakarla bin yıllık bir çınarı andıran Yüzbaşı İhsan Serim vardı. Onun sesi, rüzgarın uğultusunu delip geçiyordu: “Kimse geride kalmayacak!”
İhsan Serim, sadece bir komutan değil; o andan itibaren 233 askerin babası, kardeşi ve vicdanı olmuştu. Dizanteriden dolayı yürüyemeyen, yaraları kangrene dönmüş neferler olduğunda, kendi canı burnunda olan diğer Mehmetçikler hemen kollarının altına giriyordu. Derme çatma dallardan yapılan sedyelerle arkadaşlarını tam 40 gün boyunca sırtlarında taşıdılar. Çinli muhafızlar şaşkındı; kendisi açlıktan titreyen bir erin, son lokmasını arkadaşının ağzına tutuşu hiçbir askeri doktrinle açıklanamazdı. O yürüyüşte taşınan sadece bir beden değildi; o, Anadolu’nun “kardeşlik namusu”ydu.
Esir kampına ulaşıldığında düşman, Türk askerinin ruhunu esir alamayacağını çabuk anladı. Çinlilerin stratejisi belliydi: Rütbeleri söküp hiyerarşiyi yıkmak, askerleri bireyselleştirerek yalnızlığa itmek. Ama Türk askeri için rütbe omuzda değil, ruhtaydı. Tarihe onlu askeri sistemi armağan eden Türk askerinin esir tutulduğu barakalarda adeta gizli bir tabur kurulmuştu.
Çinliler Yüzbaşı İhsan Serim’i sorgu odasına aldığında, zihnini ve iradesini kırmak için her türlü psikolojik işkenceyi denediler. Rütbelerini söküp önüne attılar, onu tek kişilik buz gibi bir hücreye mahkum ettiler. Ama Yüzbaşı Serim’in gözlerindeki o sönmeyen vatan ateşi karşısında cellatları bile titredi. Çinli subaya verdiği cevap, bugün Pentagon’un ders kitaplarında bir onur manifestosu olarak okutulmaktadır:
“Beni bu hücreye gömerek ordumu dağıtacağınızı mı sanıyorsunuz? Bizde düzen omuzda değil, ruhtadır. Ben ölürsem yerime teğmenim geçer, o ölürse başçavuşum. En son iki neferim kalsa, biri diğerine komutan olur, o nizam yine bozulmaz. Türk askeri yalnız kalsa da devlettir!”
Yüzbaşı Serim, kamptaki her bir askerin adını, memleketini ve derdini ezbere biliyordu. Açlıktan kıvranırken kendi payını hastalara paylaştırıyor, geceleri gizli gizli barakaları gezerek askerlerinin moralini yüksek tutuyordu. Onun iradesi, 234 kişilik o tunçtan kütlenin çimentosuydu.
Bu, Türk askerinin sadece bir ordu değil, her şartta kendi devletini kurabilen bir millet olduğunun en büyük kanıtıydı.

Esaretin en ağır günlerinden biriydi. Açlık, kemikleri sızlatıyor; vatan özlemi yürekleri yakıyordu. Tesadüfen kamp yakınlarında bir keçi bulundu. Çinli muhafızlar, Türklerin bu hayvanı kendi aralarında pay edemeyeceğini, kavga çıkacağını umarak kesilmesine izin verdiler.
Ancak o gün, dünya üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir “hak” taksimi yaşandı. Yüzbaşı İhsan Serim’in gözetiminde, o tek bir keçi tam 234 eşit parçaya bölündü. Ne bir gram eksik, ne bir gram fazla…
Aylardır bir lokma ete hasret kalan o yiğitler, önlerindeki küçük parçaya bakarken ağlıyorlardı. Ama bu gözyaşları açlıktan değil, “kardeşim benden fazla yemesin, ben de kardeşimden fazla yemeyeyim” diyen o muazzam adaletin verdiği gururdandı. O gün o kampta, sadece karınlar değil, ruhlar doydu. Çinli subaylar, ellerindeki tüfeklerle bu sarsılmaz disiplini izlerken, Türk askerini fiziksel olarak esir etseler de ruhuna asla zincir vuramayacaklarını bir kez daha anladılar.
Bu onur mücadelesinin bir diğer dev kahramanı ise Zonguldaklı Onbaşı Veli Atasoy’du. Madenlerin karasından çıkıp gelmiş bu yiğit adamın tıp diploması yoktu ama Anadolu’nun bin yıllık feraseti cebindeydi. Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy, yokluk içinde bir revir kurmuş, bir parça sabun ve kaynar suyla bit salgınını durdurmuştu. O anlarda o baraka, bir kamp değil, Ankara’nın bir kışlası, bir vatan toprağıydı.
O, tıp fakültesi bitirmemişti; ne modern bir laboratuvarı vardı ne de ilaç dolu dolapları. Ama onun cebinde Anadolu’nun bin yıllık şifa geleneği, yüreğinde ise silah arkadaşlarına duyduğu sonsuz sevgi vardı.

Kampın hastanesi aslında bir “bekleme odası” gibiydi; girenlerin çoğu bir daha çıkmıyor, cesetleri dondurucu toprağa veriliyordu. Veli Onbaşı bu durumu fark ettiğinde, arkadaşlarının o “ölüm evine” gitmesine engel oldu. Kendi barakasının bir köşesini revire çevirdi.
Çinlilerin verdiği kısıtlı imkanları bir cerrah titizliğiyle kullandı. Bitlerden kaynaklanan humma ve dizanteri kampı kırıp geçirirken, Veli Onbaşı tarihe geçecek bir hamle yaptı:
Karantina Sistemi: Hastalanan arkadaşlarını sağlıklı olanlardan ayırarak salgının yayılmasını durdurdu.
Kaynar Su Mucizesi: İlaç yoktu ama “temizlik imandandır” düsturu vardı. Arkadaşlarının çamaşırlarını kaynar sularda yıkayarak bitleri temizledi, enfeksiyonun kökünü kazıdı.
Anadolu Şifası: Kamptaki kısıtlı gıdalardan, otlardan ve köklerden karışımlar hazırlayarak bağışıklık sistemlerini ayakta tuttu.
Veli Onbaşı’nın ünü kısa sürede kampın dışına taştı. Kendi ordularının ilgilenmediği, “yaşamaz” gözüyle bakılan Amerikalı ve İngiliz esirler de gizlice Veli’nin kapısını çalmaya başladı. O, ayırım yapmadı. Kendi payından kestiği sargı bezleriyle, düşman kampında dost-düşman demeden insanlığı iyileştirdi.
Onbaşı Veli sadece bir sağlıkçı değil, aynı zamanda bir direnişçiydi. Üç arkadaşıyla birlikte kamptan kaçmaya çalışırken yakalandığında, Çinlilerin en ağır işkencelerine maruz kaldı. Günlerce buz gibi hücrelerde aç bırakıldı, darp edildi. Ancak sorgu odasından her çıktığında, arkadaşlarına bakıp sadece gülümsedi. O gülüş, 234 askere şu mesajı veriyordu: “Biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz!”
Savaş bittiğinde, kurtulan Amerikalı generaller ve askerler Pentagon’a verdikleri raporlarda tek bir isimden bahsediyorlardı: “The Turkish Corporal” (Türk Onbaşı). Onun gösterdiği bu insanüstü çaba, Amerikan hükümetini harekete geçirdi.
Veli Atasoy, bir Türk eri olarak Amerikan Üstün Hizmet Madalyası (Silver Star veya Merit of Distinction benzeri bir takdir) ile ödüllendirilen nadir askerlerden biri oldu. Ancak onun için en büyük madalya, beraber gittiği 234 arkadaşının elini tutarak vatan toprağına ayak basmaktı.
Veli Onbaşı’nın hikayesi bizlere şunu öğretir: Türk askeri, savaşta bir aslan kadar pençeli; esarette bir derviş kadar sabırlı; muhtaç karşısında ise bir ana kadar şefkatlidir. O, rütbesi omuzunda değil, karakterinde olan bir kahramandı.

Kore’de ağır yaralı bir mehmetçiği narkozsuz ameliyat eden Amerikalı doktor, askere hayretle sorar: “Hiç mi acı duymuyorsun be adam? Sen nesin?”
Asker, kan çanağına dönmüş gözlerini doktora diker ve sadece iki kelime söyler: “Ben Türk.”
İşte o 234 kişi; açlığın, işkencenin ve ölümün ortasında bu iki kelimenin onurunu taşıdılar. Onlar sadece Kore’yi değil, insanlığın onurunu kurtardılar. Bugün Pusan’daki şehitlikte yatan her bir canımız ve bu esaretten zaferle dönen her bir gazimiz, ay yıldızlı sancağımızın neden bu kadar yüksekte dalgalandığının kanıtıdır.
Bugün bizler sıcak yataklarımızda uyurken, Kore dağlarında “Ben Türk!” diyerek dünyaya diz çöktüren o 234 yiğidin ve Onbaşı Veli’nin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyoruz.
Ruhları şad olsun.

1953 yılının Eylül ayında esir değişimi başladığında, dünya şaşkınlıktan donup kalmıştı. Sınır kapısında diğer ülke askerleri bitkin, bir kısmı esir kampında ölmüş, ruhu kırılmış ve bir kısmı düşman tarafına geçmiş halde gelirken; 234 Türk askeri, Yüzbaşılarının komutasında, sanki Ankara’da bir törendeymişçesine düzenli adımlarla, başları dik ve omuz omuza geçtiler. 234 kişi gitmişlerdi, 234 kişi döndüler. Kimseyi geride bırakmadılar, kimsenin onurunu çiğnetmediler.
1953 Eylül’ünde esir takası bittiğinde, dünya askeri stratejistleri büyük bir şok içindeydi. İncelemeler sonucunda ortaya çıkan gerçek şuydu:
Amerikalı esirlerin ölüm oranı: %38
İngiliz esirlerin ölüm oranı: %15
Türk esirlerin ölüm oranı: %0
Pentagon bu durumu “Türklerin Sırrı” olarak adlandırıp derinlemesine inceledi. O araştırmalar sonunda Amerikan ordusu, tüm eğitim müfredatını değiştiren “Davranış İlkeleri Rehberi”ni yayınladı. Bugün dünyanın en güçlü ordularına verilen derslerin temelinde, okuma yazma bilmeyen ama birbirini asla bırakmayan o Anadolu çocuklarının hikayesi yatar.
Kore dağlarında ağır yaralıyken kendisini ameliyat eden Amerikalı doktora, çektiği onca acıya rağmen vakur bir sesle sadece “Ben Türk” diyen o nefer, aslında bir milletin karakterini özetliyordu. Onlar; en karanlık zindanlarda bile devlet olmayı, en büyük açlıkta kardeş kalmayı başardılar.
Bugün Güney Kore’nin Pusan kentindeki şehitlikte yatan 462 canımız, uzak bir diyarda değil, vatanın bir parçasında uyuyorlar. Bizler Vatan Kahramanları Vakfı olarak, bu kahramanların mirasını sadece kitaplarda değil, kalbimizde taşıyoruz. Onlar, en zor şartlarda bile “insan” kalmanın, “Türk” kalmanın kitabını kanlarıyla yazdılar. Ruhları şad, hatıraları sancağımız gibi dimdik olsun. Birbirimize yaslandıkça hiçbir gücün bizi yıkamayacağını kanıtlayan o 234 yiğit, sonsuza dek Türk milletinin onur nişanesi olarak kalacaktır.
Bu destan, “Kimseyi geride bırakma!” diyen bir imanın ve “Ben Türk” diyerek ölümü korkutan bir iradenin zaferidir. Unutmadık, unutmayacağız!
Kunuri’de başladı o kanlı, çetin sefer,
Süngü taktı ovaya, her biri devleşen nefer.
Mermi bitti, dert bitmedi, düştüler kor içine,
Esir değil, kor ateş taşıdılar Çin içine.
Yollar kar, yollar ölüm, yollar hasret kokuyor,
Mehmetçik her adımda yeni bir tarih dokuyor.
Düşen elinden tuttu, yorulanı sırtladı,
Türk’ün bu gardaşlığı, tüm dünyayı şaşlattı.
Omuzda rütbe yoktu ama başta vakit dikti,
Onbaşı Veli orada, dertlere derman ekti.
Açlık vurdu kapıya, umutlar sönmedi hiç,
“Ben Türk’üm” diyen diller, asla pes etmedi hiç.
Doktoru yok, ilacı yok; iman dolu sinesi,
Sanki bir vatan oldu, her birinin gölgesi.
Gittiler iki yüz otuz dört, döndüler yine tam,
Bu destan ki dünyaya, en büyük ders ve selam!

Notlar :
Kore Savaşı’nda Türk Tugayı’nın gösterdiği kahramanlık sadece esir kamplarıyla sınırlı değildir; Türk askeri cepheye ayak bastığı andan itibaren savaşın kaderini değiştiren “Kutup Yıldızı” (North Star) olmuştur. İşte Türk Tugayı’nın dünyayı hayrete düşüren, askeri literatüre giren o büyük muharebeleri:
Kore Savaşı’nın en kritik anı, Çin ordusunun yüz binlerce askerle aniden savaşa dahil olduğu andır. Amerikan 8. Ordusu tamamen kuşatılma ve yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
İntihar Görevi: Türk Tugayı’na, müttefik orduları geri çekilirken onları arkadan koruma görevi verildi. Bu aslında bir “feda” göreviydi.
Süngü Hücumu: Türk askeri, mermisi bittiğinde süngüsünü taktı ve gece karanlığında Çin saflarına daldı. O meşhur “Allah Allah!” sesleri Kore dağlarında yankılanırken, Çin ordusu neye uğradığını şaşırdı.
Sonuç: Türk Tugayı ağır kayıplar vermesine rağmen, Amerikan ordusunun güvenli bir şekilde geri çekilmesini sağladı. Amerikalı General Walton Walker, “Türkler olmasaydı, 8. Ordu şu an yoktu” diyerek bu gerçeği itiraf etmiştir.
Bu muharebe, Türk askerinin yakın dövüşteki efsanevi gücünü dünyaya kanıtladığı yerdir.
Bire On Mücadele: Yaklaşık 12.000 kişilik bir Çin kuvvetine karşı, bir Türk taburu taarruza geçti.
Dünya Rekoru: Türk askeri, modern savaş tarihinin en uzun ve en etkili süngü hücumunu gerçekleştirdi. Çinliler, ateşli silahlardan ziyade üzerlerine fırtına gibi gelen Türk süngüsünden korkup mevzilerini terk ettiler.
Madalya: Bu zafer sonrası Amerikan Kongresi, Türk Tugayı’na “Mümtaz Birim Nişanı” (Distinguished Unit Citation) verdi. Bu, bir yabancı orduya verilen en yüksek onur madalyalarından biriydi.
Savaşın sonlarına doğru, ateşkes görüşmeleri sürerken Çinliler masada ellerini güçlendirmek için stratejik tepelere saldırdılar.
Cehennem Ateşi: “Vegas” adı verilen tepe üzerinde 24 saat süren kesintisiz bir topçu ateşi ve göğüs göğüse çarpışma yaşandı.
Yıkılmayan Kale: Türk askeri, üzerine yağan binlerce mermiye rağmen mevzilerini terk etmedi. Tepe defalarca el değiştirdi ama sonunda Türk sancağı orada dalgalanmaya devam etti. Bu savunma, Çin’in ateşkes masasında istediği tavizi almasını engelledi.

Dünya orduları Türkleri şu şekilde not ediyordu:
Gözü Karalık: Diğer ordular topçu desteği olmadan ilerlemezken, Türk askeri emri aldığı an ölüme gülümseyerek koşuyordu.
Merhamet: Türk askeri, savaşın en kanlı anında bile bulduğu Koreli yetim çocukları sahiplendi. Onlar için cephe gerisinde “Ankara Okulu”nu kurdular. Bugün Güney Kore’deki Türk sevgisinin temelinde, o dönem çocukların karınlarını doyuran, onlara babalık yapan Mehmetçik yatar.
Sarsılmaz İrade: Esir düştüğünde bile “devlet” terbiyesini bozmayan tek birlik Türklerdi.
Esaret ve Kayıp Oranları: Kore Savaşı’nda Çinli ve Kuzey Koreli güçlere esir düşen Amerikan askerlerinin bir kısmı kamplardaki zorlu şartlar nedeniyle hayatını kaybederken, 234 Türk esirin tamamı (biri hariç hepsi sağ olarak) geri dönmeyi başarmıştır.
Dayanışma ve Kardeşlik: Türk askerlerini hayatta tutan en büyük etkenin aralarındaki sarsılmaz bağ olduğu vurgulanıyor. Batılı esirler arasında “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı hakimken, Türk askerleri yaralı veya hasta arkadaşlarını sırtlarında taşımış, yemeklerini paylaşmış ve birbirlerini asla terk etmemişlerdir.
Askeri Disiplinin Korunması: Çinliler rütbe ve üniformaları ellerinden alarak hiyerarşiyi bozmaya çalışsa da, Türk askerleri kendi içlerindeki emir-komuta zincirini gizlice sürdürmüşlerdir. Yüzbaşı İhsan Serim liderliğinde her gün yoklama alınmış ve askeri düzen korunmuştur.
Doğa Bilgisi ve Uyum: Anadolu’nun köylerinden gelen askerlerin doğayı tanımaları, kamp çevresindeki yenilebilir ot ve kökleri bularak ek gıda sağlamaları hayatta kalmalarına yardımcı olmuştur.
“Vazgeçme Hastalığı” (Give-up-itis): Kamplarda umudunu yitiren pek çok esir yemek yemeyi kesip ölürken, Türk askerleri manevi güçleri ve toplu ibadet gibi rutinlerle moral seviyelerini yüksek tutmuşlardır.
Amerikan Ordusuna Etkisi: Pentagon, Türklerin bu başarısını “Türklerin Sırrı” olarak araştırmış ve bu veriler doğrultusunda kendi askerlerine verdikleri “Hayatta Kalma” (SERE) eğitimlerini yeniden düzenlemiştir.

Bugün Güney Kore’nin Pusan kentinde bulunan Birleşmiş Milletler Anıt Mezarlığı‘nda 462 şehidimiz yan yana yatmaktadır. O topraklar artık uzak bir diyar değil, Mehmetçik’in kanıyla sulandığı için vatanın bir parçası gibidir. Her yıl binlerce Koreli, kendi özgürlükleri için can veren bu “esmer, yiğit ve merhametli” askerleri ziyaret edip mezarlarına çiçek bırakır.
Onlar gittiler, savaştılar ve döndüklerinde dünyaya “Türklük” dersi verdiler.