Gök Kubbenin Altında Bir Vefa Hikâyesi: Şehit Yakınları ve Gazilerin Sosyal Dünyası
Bugünün Türkiye’sinde şehit aileleri ve gazilerimiz, sadece tarihin tozlu sayfalarına hapsolmuş birer hatıra değil; bu toprakların sinesinde her an atan, vatanın istikbaline mühür vuran yaşayan abidelerdir. Modernleşmenin hızı, kentleşmenin getirdiği yabancılaşma ve dijitalleşen dünyanın yeni dinamikleri arasında bu müstesna kesim, sadece birer toplumsal aktör değil, kolektif hafızamızın en diri bekçileridir. Ancak bu onurlu duruşun arkasında, bugün “resmiyet” duvarına çarpan ve duyulmayı bekleyen sessiz bir çığlık yükselmektedir. Sosyolojik bir perspektifle bakıldığında gazilik, ruhun ve bedenin vatan uğruna girdiği mülakattan zaferle çıkma halidir; lakin ne acıdır ki mevcut bürokrasi bu kutsal nişanı sadece “%40 uzuv kaybı” gibi soğuk ve teknik bir baremle ölçmeye çalışmaktadır. Bir gözünü kaybeden, kalbinde mermiyle yaşayan yahut vücudunda hayati risk taşıdığı için dokunulamayan onlarca şarapnel parçasıyla her sabah güne uyanan vatan evlatlarının “resmen” gazi sayılmaması, toplumsal vicdanımızda onulmaz bir yara açmaktadır. Terörle mücadele saflarında yaralanıp bu istatistiksel baraja takılan yaklaşık 20 bin asker ve polisimiz, bugün “gönüllerin gazisi” tesellisiyle yetinmek istememekte; devletin resmi kayıtlarında hak ettikleri onurlu yeri alarak bu çifte standardın son bulmasını beklemektedir.
Şehit aileleri ve gazilerimizin yaşamı, sadece yasal bir statü arayışı değil, aynı zamanda derin ve çok katmanlı bir psikososyal varoluş mücadelesidir. Bu mücadele bazen öyle bir noktaya evrilmektedir ki, Kayseri’de 9 yıl önce 15 silah arkadaşını şehit verdiği o meşum otobüs durağında kendi hayatına son veren gazimizin trajedisinde olduğu gibi, yürekleri dağlayan sessiz bir vedaya dönüşebilmektedir. Borç yükü, geçim sıkıntısı ve çatışma alanlarının bıraktığı görünmez yaraların yarattığı baskı, kahramanlarımızı bazen çaresizliğin en karanlık dehlizlerine itmektedir. Rehabilitasyonun sadece bedensel bir onarım değil, ruhun ve onurun da ihyası olduğunu unutmamak gerekir. “Acımız var ama yalnız değiliz” inancının sarsılmaması, devletin sunduğu şefkat elinin bürokrasiye kurban edilmemesine bağlıdır. Özellikle 15 Temmuz’da yaralanan vatandaşlarımıza tanınan haklı ve kapsayıcı gazilik statüsünün, on yıllardır terörle göğüs göğüse çarpışan kahramanlardan esirgenmesi, “fedakârlıkta hiyerarşi olmaz” ilkesini zedelemekte ve toplumsal adalet duygusunu sarsmaktadır.
Ekonomik güvence, travma sonrası yeniden kurulan bir hayatın en hayati sütunudur. Şehit yakınları ve gaziler için ayrılan her kuruş, bir “sosyal yardım” değil, bu topraklarda özgürce nefes alan her ferdin ve devletin onlara olan ”namus borcu”dur. Bugün artan hayat pahalılığı karşısında bu maaşların yoksulluk sınırının altına gerilemesi, vatan için uzuvlarını bırakan kahramanları bir de geçim derdiyle yaralamaktadır. Yıllardır söz verilen ancak bir türlü hayata geçirilmeyen “emsal maaş” uygulaması, er ve erbaş aileleri ile profesyonel kadrolar arasında bir gönül kırgınlığına yol açmaktadır. Sağlık hizmetlerinde karşılaşılan engeller, protez ve ortez ihtiyaçlarında yaşanan bürokratik labirentler, gazilerimize reva görülen sessiz bir hak gaspı niteliğindedir. Devletin tanıdığı hakların yine devlet kurumları eliyle zorlaştırılması, vefa kültürümüzün özüyle bağdaşmamaktadır.
Eğitim ve kültürel aktarım ise bu mukaddes mirasın yarınlara nasıl taşınacağının anahtarıdır. Bir şehit evladının, “Babamı hiç tanıyamadım ama onun kahramanlık hikâyesiyle büyüdüm” demesi, bir milletin karakterinin nasıl inşa edildiğini gösterir. Ancak babası terörle mücadelede yaralanmış olmasına rağmen “yasal gazi” sayılmayan bir çocuğun zihninde bu hikâye, bir ihmal edilmişlik sancısına dönüşmemelidir. Eğitim sistemimiz, tarih derslerinden anma törenlerine kadar her alanda bu hafızayı diri tutmalı; fakat bunu yaparken kahramanları “yüzdelik dilimlere” göre ayırmamalıdır. Toplumsal algı ve medya temsili ise bu sürecin vitrinidir. Medyanın şehit ve gazi hikâyelerini sadece ajitasyon ve trajedi üzerinden sunması yerine, onların onurunu ve toplumsal değerini yükselten vakur bir dil benimsemesi elzemdir.
Sonuç olarak, günümüz Türkiye’sinde şehit aileleri ve gazilerimizin sosyal gerçekliği, sadece gurur dolu törenlerden ibaret değildir; bu gerçeklik, mutfaktaki geçim derdinden hastane koridorundaki bekleyişe, yasal statü talebinden toplumsal kabul arayışına kadar uzanan geniş bir mücadele alanıdır. Sosyal devletin etkinliği, vatanın emanetlerini kağıt üzerindeki kriterlere hapsetmekle değil, onlara onurlu bir yaşam sunmakla tescillenir. Meclis gündeminde bekleyen kanun teklifleri ve çözüm önerileri, sadece siyasi birer dosya değil, Türk milletinin vicdan sınavıdır. Şehitlik ve gazilik, bu toprakların en köklü ahlaki yapı taşlarıdır. Bu yapı taşlarını korumak, sadece kurumsal bir görev değil, istikbalimize olan borcumuzdur. Türk Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı olarak, bu sessiz çığlığın yankısı olmaya ve vatanın emanetlerinin hak ettiği itibarı her platformda savunmaya devam edeceğiz.